26 Aralık 2011 Pazartesi

Without making a noise...


Tıpkı benim gibisin küçük kız...benimde böyle sapsarı saçlarım vardı ve bende sapsarı saçlarımla kapkara resimler çizerdim. Benim de resimlerim uçtu...bende kayboldum bir masal diyarında, ama benim masal diyarım Seninki gibi değildi. Üstelik benim parmağımda kırmızı ipim de yoktu...Rehbersiz...Yolsuz...İzsiz...

Güneş hiç parlamıyor değildi elbette. Kimi zaman gökkuşağını bile gördüğüm oldu biliyor musun? Unicorn'un tek boynuzu parlıyordu yedi renkte... ama benim diyarımda unicorn kanıyla yaşayan voldemortlar vardı. Hayatta kalmak için masum bir cana kıyan voldemortlar...

Sonra büyüdüm biliyor musun? Çocuk olmaya doğru düzgün fırsat bulamadan büyüdüm. Büyüdükçe daha iyi sezer oldu gözlerim gün ışığını. Işığa doğru yürüdüm. Işık sardı her yanımı. Geçmişin karanlığı bir parça gölge ediyor etmesine ama artık parmağımda kırmızı bir ipim var Seninki gibi.  Bir Rehberim var. O'nun sayesinde rengarenk bir masal diyarına göçeceğim biliyorum. Umutluyum hatta:) Şimdi atmak gereken tek bir adım var sadece: İman edip, iman etmek.

"Ey iman edenler, iman edin!" (Nisa,136)

9 Aralık 2011 Cuma

Sofya'da Dans


bugün yağmur var  Ankara'da ve ben İstanbul'u özledim...
Dünyaya en çok yakışan şey yağmurdur sanki; ama İstanbul'a en çok yakışan şey kesinlikle yağmurdur. Şöyle Boğaza sıfır bir temel atmak kendine, dalgaları izlemek sakin sakin, dalgaların yağmurla bütünleşmesini seyretmek; ve kendini damlalara bırakmak, yağmurla bütünleşmek yavaş yavaş, dalgalara benzemek, sonra dalga olmak, ve akmak boğaza usulca...ve boğaz olmak...
Saat sabahın yedisi ve Tuluyhan Uğurlu'yu dinliyorum. Sofya'da Dans ediyorum. Sofya'da Meryem'i görüyorum, gülümsüyor. Ve Mehmet Han giriyor içeri. Meryem kapıda karşılıyor O'nu. "Hoşgeldin" diyor. Mehmet Han tedirgin ama Meryem gülümsüyor. Bir anahtar veriyor O'na. Mehmet Han gülümsüyor. İkisi de emanetçi. Meryem'i seviyorum... Mehmet Han'ı seviyorum...
Saat sabahın yedisi ve ben Sofya'da dans ediyorum. Bir çift kanat takıp çıkıyorum Sofya'dan; Sofya'dan açılıyorum İstanbul'a. Topkapı'ya uğruyorum, Süleyman'ı görüyorum. O da boğazı izliyor balkonundan. Gözlerini pek seçemiyorum. Fakat gözlerinde aşk var, biliyorum. Birbirine gölge düşürmeyen iki aşk. İki Sultan'a duyulan asil bir aşk. Tek bir Aşk...
Sonra harem kapısından süzülüveriyorum içeri, ipek şalvarlı, altın saçlı, kömür bakışlı, inci tokalı cariyeleri görüyorum. Kimisi havuz başında yağmuru izliyor, kimisi top oynuyor, kimisi elinde kitap sayfaları, düşünüyor, düşlüyor, tarihe kısacık bir not düşüyor... Saflık, emniyet, heyecan, gülüşmeler, cıvıltılar, hıçkırıklar, hayaller, bir sürü hayaller  ve ilim akıyor bu kapıdan...bir de oyun...bir top kaçıveriyor dışarı...bir top dışarı kaçıyor... 
Süleymaniye'ye takılıyor gözüm. Süleymaniye'de bayram sabahı. Müslümanların bayramı; sabah namazı... bir dede var şadırvanda ellerini yıkıyor , tanıdık sanki ama benim dedem değil. Belki de benim dedem? Bilmiyorum. Ellerinden öpüp ayrılıyorum önce bana sonra uzaklara bakıyor, denizin öteki kıyılarına. Yunan illerine. Belki benim dedem. Bilmiyorum.
Hisar'a varıyorum, Galata'ya konuyorum, tramvaya biniyorum, yedi tepenin yedisine bir tüy bırakıyorum, Eyüp Sultan'a "Hoşgeldiniz" deyip, Fethi Paşa'yı ziyaret edip bir hal hatır sorup, doğruca Ortaköy'e gidiyorum,  bu örülü şehrin dantelasına yeni bir mekik dokuyorum.
Sonra Kız Kulesi'ne varıyorum. Kanatlarımı Kız Kule'sindeki prensese verip boğazın kıyısına bırakıyorum kendimi. Boğaz'a damlalar düşüyor, damlalar dalga oluyor ve dalgalar Boğaz oluyor. Üzerime damlalar düşüyor ve ben bir dalga olup Boğaz'a akıyorum. Ben Boğaz oluyorum...


22 Kasım 2011 Salı


Hayatın kocaman ellerindeki minicik bir kuş gibiyim. Herkes kafasına göre onun beni soğuktan korumaya çalıştığını söylüyor ama ben cayır cayır yanıyorum kimse görmüyor. Bana şefkat gösterdiğini sanırken öyle sıkıyor ki, çok acıtıyor. Nereye doğru esip, akıp gidiyorsa beni de sürüklüyor. Ama ne kadar dikkatsiz. Çukurlara girip duruyor, oraya buraya çarpıyor, yalpalıyor...başım ağrıyor...

Bazen "e yeter ama bana bak!" demeye yeltenip, sessizliğimi bir yumak yapıp tekmeyi koymaya kalkıyorum; bu defa da “şşşştt! Ses'siz ol. İnsanları rahatsız ediceksin!” deyip yumağı tıkıveriyor ağzıma...nefes alamıyorum...

Ses mi olayım? Sessiz mi olayım?  İz mi olayım? İzden mi gideyim? Geri mi döneyim? Bir tepeye çıkıp, yok yok, taa Everest'e çıkıp kendimi insanlığın ortasına mı fırlatayım? "İnsanlık mı kalmış çakılır kalıverirsin akıllı ol" diye suratıma suratıma çarpan dalganın kelepçesine ellerimi takıp "sahildeki kulübem"e mi gideyim? ...kafamın içinde bir sürü şey dönüyor... ne bir sürüsü? sürü sürü şey dönüyor...

Ara sıra kafamı parmaklarının arasından çıkarıp neler olup bitiyor diye bir göz atmaya kalkıyorum -ki- hayatın eteklerinden dökülen can kırıkları, toz pembe hayallerin dağılan tozları, yakayı zalimlere kaptırmış vicdanın yerli yersiz ağıtları, hak ile batılın koyun koyuna rezil vaziyetleri gözbebeklerime hücum ediyor...gözlerim yanıyor...

Off...sanırım yine migrenim tutuyor.